Bir Hayalet Hikayesi
Görülmeden yaşayan birinin sabaha karşı yürüyüşü ve bir gülümsemenin her şeyi değiştirdiği an.
Günaydın. Sabahın o izbe saatinde gözlerimi açtığımda uyanmam için hiçbir sebep yoktu. Ne yarım kalmış bir perdeden sızan gün ışığı ne doğru kurulmamış bir alarmın artık alışılmış melodisi ne de geceye geç kalmış bir dostun kapıyı çalmasının çıkardığı külrengi ses. Yatakta yarım kalkıp çıplak ayaklarımı betona basarken bugünün de diğer günlerden farklı olmayacağını hissettim. Çünkü soğuk beton ürpertmemişti ayaklarımı ve ben çekmemiştim onları ansızın geri, uykulu olmamın verdiği bir ahmaklıkla. Masamda gelişigüzel dağılmış kitaplarıma göz attıktan sonra vakit kaybetmeden dışarı çıktım. Yeni başlayacak bir günün her şeyini tüketmişçesine karanlığın en derin haline doğru yol alan bir gecenin hemen ardından ortaya çıkması beni hem heyecanlandırır hem de ürkütürdü. Gelen her yeni günün hayatımda bir farklılık yaratabileceğini düşünürdüm, en azından eskiden, en azından sıradanlığın içinde kaybolup günleri birbirine karıştırmazken. Öte yandan her gecenin yepyeni bir günle aydınlanması beni sonsuzluk konusunda düşündürürdü. Bir gün gelecek ben artık güneşin çok uzaklarda yavaş yavaş yükselmesine tanık olamayacaktım ama o benim yokluğumu fark etmeden benim yokluğuma aldırmadan yükselmeye devam edecekti, her kapkaranlık gecenin ardından. Zaten insan; izlediği, gördüğü, duyduğu, hissettiği her şeyin bir parçası olduğunu düşünür. Oysa o yalnızca bir gözlemci, bir yolcudur, vakti geldiğinde çantasını dahi alamadan yola çıkar üstelik nereye gideceğini de bilmez.
Dışarıda, kuş seslerinin gelişigüzel dağıldığı sokağa çıkıp ağaçların altında düzenle sıralanmış bankların birine oturdum. Muhtemelen 2 ya da 3 saattir uğranmamış bank sigara, ter ve bir az da kadın teni kokuyordu. Kimsenin uğramadığı kenarda kalmış, istenmeyen birini seçmektense yaşanmışa tanık olmuş, anın kokusu sinmiş birini seçmek mutlu etti beni. Ve insan mutlu olunca etrafındaki işaretlere daha dikkatli, daha istekli bakar. Ben de sokağa ilk çıktığımda farkına varmadığım üçünün kaldırım kenarına ikisinin Orta Anadolu'nun ikliminde uzundur yağmur suyu görmemiş kuru asfalta oturduğu gençlerden oluşan bir grup gördüm. Şarap renginin koyulaştırdığı sohbetlerine kulak misafiri olmayı çok istememe rağmen apar topar kalktım ve aksi yöne yürümeye başladım. Beni fark etmelerini istemiyordum, gerçi fark edemezlerdi ya, yepyeni bir günde insanın işini şansa ya da bazılarının dediği gibi tanrıya bırakması pek akıl karı olmazdı. Kuş sesleri yeni günü karşılamaya çalışsa da ancak koca bir şehrin gürültüsünün karşı koyabileceği ince bir sessizlik hakimdi kampüse. Bu sessizlikte insanın kendi ayak seslerinden korkacağı gelirdi eğer hiç başkalarının ayak sesleriyle karşılaşmamış olsa.
Yoğun yaşanmış bir gecenin ardından sokağa çıktığınızda her yanda izler görürsünüz. Bazıları sizi kendine çeker ve bir hikâye anlatır, yolunuzdan alıkoyar. Güneşin doğmasına az kala eski bir taksiyle odasına dönen bir adamın bütün bir gece neler yaşadığını yazarsınız. İki şeritli işlek bir yolun ortasına düşmüş bir kalem ruj size bir kadının geçirdiği gece hakkında fikir verebilir ya da birinin yalnızlığının derinliğinin, şehri gören bir piknik masasında duran ve diplerinde biraz köpük kalmış şişelerinin sayısıyla doğru orantılı olup olmadığını size anlatabilir. Bunların hiçbirini göremediğinizde ise çöplere bakarsınız. Onlardan bir şey öğrenmeye çalışan ve geceyle biraz samimi olan biri onlardan sıradan insanların öğrenemeyeceği şeyler öğrenebilir. Örneğin; yırtılmış bir fotoğrafın kedere, sayfaları yırtılmadan atılmış bir kitabın ise intihara yol açtığını bilir, hem de hiç tereddüt etmeden.
Güneş doğmak üzere. Bir yandan hantalca yokuş yukarı çıkmakta direnirken bir yandan da acele ediyorum ufukta gözükecek ilk parçaya tanık olmak için. Hayat gibi benim yürüyüşüm de çelişkiler üzerine kurulu ve bu onu daha manalı ve daha değerli hale getiriyor. Tıpkı elimizden kayarak dalamayacağımız bir derinliğe doğru süzülen kum tanelerinin ansızın çok ama çok değerli olması gibi. Nefes nefese kalmama gibi bir alışkanlığım var. Geride kalan yılların getirdiği bir özellik olmalı. Geride kalan o upuzun yılların getirdiği bir diğer özellik ise güneşin tamı tamına hangi saatte görücüye çıkacağını bilmem sanırım. Buraların yüksek tepelerinden birine çıktığımda ışınlar, şehrin üstünde büyük bir kalkan oluşturmuşçasına gözlerime doğru geliyor. Öyle sanıyorum ki o ışınlar tamı tamına sekiz dakika önce benim gözüme yola çıkmak için ayrılmışlar güneşin sımsıcak yüzeyinden ve yalnızca tenimi değil yalnızlığımı da ısıtmaya gelmişler. Bugünü diğer günlerden farklı yapan belki de ben değilim ama o ışınlar. Sarı sıcak bir çizginin ağır ağır gökyüzüne yükselmesini bekliyorum. Fakat pek sabırsız olmalıyım ki o kadar yol teperek geldiğim bu yerde bir ya da iki dakikadan fazla kalmak rahatsız ediyor beni. Güzellikleri izledikçe onları eksilteceğim düşüncesiyle ve beni dışardan izleyen birinin şaşıracağı bir ansızınlıkla kalkıyorum yerimden. Gerisin geri dönüyorum. Sırtıma artık yalnızca kuş sesleri değil sarı sıcak gölgeler de vuruyor.
Odamın olduğu sokağa giriyorum. Grup hala orda, sanırım bütün gece ayakta kalmanın yorgunluğuyla birbirlerinin omuzlarına ve kucaklarına yatmışlar. Çok güzeller. Birbirlerini sevdikleri bu kadar uzaktan bile belli. Zaten birbirini sevmeyen insanlar bütün bir geceyi bitirip yeni bir güne başlayamazlar, olsa olsa sabaha karşı ayrılırlar birbirlerinden pek çok kez birbirlerini bir daha görmemecesine. Beni görmeyecekleri, ayak seslerimin onlara dokunmadan karşı duvara çarpıp tekrar bana döneceğine o kadar güveniyorum, bu güven o kadar uzun zamandır benimle birlikte ki neredeyse grubun ortasından geçecekmişçesine yürüyorum. O anda öyle bir şey oluyor ki bu dünyada tarih boyunca yaşamış bütün saat ustaları, bütün mühendisler, bütün fizikçiler hatta matematikçiler bir araya toplansa bu anı ölçmek için bir yöntem bulamazlar, yenilgilerini kabul edip ses çıkarmadan kenarda bizi izlerler gibi geliyor. İşte o ölçülemeyecek kadar yoğun anda gruptan bir kadın bana dönüyor ve gülümsüyor. Şaşırıyorum. Afallıyorum. Ağzım açık kalacak, orda öylece duracağım sanıyorum. Oysa bu anı o kadar kez uzaktan izlemişim ki es vermeden ben de gülümseyerek geçiyorum yanından onun. Ama geçerken gözlerini de alıp cebime atıyorum. O bakışları sadece o an duymak, görmek, koklamak istemiyorum. Hep benimle kalsınlar istediğimde yine bana öyle baksınlar istiyorum. Merdivenleri inip odama dönüyorum. Sabahın bu saatinde bir cebimde hiç kaybetmemek için bir daha belki de hiç bakamayacağım bir bakış ötekinde ise daha önce hiç yaşamadığım bir duygu var. Sanırım bazen güneş gerçekten de çok sıcaksa ve yeni doğmuşsa yakabiliyor. Bazen yaktığı şey yalnızlık olabiliyor. Odama girdikten sonra kafamda tek bir soru var: "Artık hayatım nasıl olacak?".
Hemen kitaplarımı karıştırıp bir cevap bulmak istiyorum. Oysa belki de derinde biliyorum ki az önce bana ilk kez gülümseyen, beni ilk kez fark eden, bana ilk kez o büyülü sözcüğü söyleyen kadını hiçbir kitap anlatmayacak. Gözlerimde bir gülümsemeyle yatağıma uzanırken o büyülü sözcüğün neden bazen bazı insanların bütün bir gününü, ayını, yılını, hayatını güzelleştirdiğini daha iyi anlıyorum. İçim geçerken kulaklarımda o sözcük tekrar tekrar yankılanıyor. Günaydın.
Özgün Barış Kır — 30/05/2019